Önsöz

Fotoğrafım
Köprünün üzerinde omzumda uyurken, seni izliyordum, boğazı aldatırken.

9.10.2008

Sizde küçük şeylerden mutlu olabiliyor musunuz?

O olabiliyordu.

Hayatı gibi boş, beyaz bir kâğıt ve kalem önünde, yarı sarhoş bir şekilde, tek başına giderek düzensizleşen hayatını düşünürken, sadece onu beklediği için mutlu olduğunu hissettiğinde şöyle dedi kendisine; “Evet, onu bekliyorum.” Aslına bakarsanız gelmeyeceğini biliyordu ama o an içinde bulunduğu durum için bu o kadar da önemli değildi. Yazamıyordu o akşam. Gözleri diğer insanların yüzlerindeydi, arıyordu kendisini, beklediğini. Ne önemi vardı ki hayatın, yaşamın onu beklerken? Zaten hem kendi hatalarından, hem de başkasının üzerine attığı suçlardan dolayı sevmiyordu hayatını. İşte bu düşünceler onu çocukça bir heyecana sürüklemiş, yerinde duramamasını sağlamıştı. Ara sıra iki katlı olan barın merdivenlerinden bir aşağı bir yukarı çıkıyor, gizlice barın içini süzüyordu. Yerinde duramamak diye buna denirdi. Dayanamadı… Belki gelirde beni bulamaz diye tekrar yerine oturdu. Hayır, sigara içmedi o gün. İçmemeliydi. Kimin umurundaki, Zaten hep çok sevmediğini söylerdi. Ve çok severdi kendisine yalan söylemeyi. “Bu son kadeh…” “O'nun karşısına sarhoş çıkamam.” Dudağından dökülen bu kelimeler hâlâ hatırımda. Peh! Hiç bitmeyen sonlar. Hiç inanmamıştım O'na...
Bir anda geniş, yüksek ve tam çaprazında kalan giriş kapısına, gözü takıldı. Soğuk soğuk terliyor, etrafı incelemekten yorulmuş gözleri büyüyordu. O'nun arkadaşını görmüştü kapıda. Kendisini görecek korkusu kapladı içini. Tabii ki kaçmak kurtuluş değildi, bunun farkındaydı. Hemen yüzünü çevirdi fakat o loş ışık altında bile oturduğu kahrolası masa gün gibi aydınlıktı. Omzuna dokunan narin bir el yüzünü
tekrar çevirmesine neden oldu…
—Nasılsın?
—Tek başına mı oturuyorsun burada?
Tabii ki görmüştü kendisini ve hemen yanına gelmişti heyecanlı bir şekilde, beklediği “O”nun arkadaşı. Tam karşısında ayakta duruyor, giydiği güzel elbisenin eteğiyle oynuyordu. Elbise giyen bayanları çok sevdiği geçti içinden. ‘Bu sefer yalan söylemeyeceğim’ dedi kendisine ve cevap verdi;
—Evet, tek başınayım.
—Birini mi bekliyorsun?
O an için dünyadaki en zor soruyu sormuştu genç kız. Bir an duraksadı, içkisinden bir yudum aldı, yalanlarını silmişti hafızasından. Titreyen sesiyle:
— O'nu bekliyorum.
— Gerçekten mi? Biz de az önce konuştuk O'nunla. Kendini iyi hissetmediğini söyledi. Dışarı çıkamayacakmış bugün. Bizim yanımızda oturmak ister misin?

Bütün gücünüzle, elinizdeki bir vazoyu duvara fırlattığınızı ya da cam bir bardağın yüksekten yere düştüğünü düşünün. İşte o şekilde kırıldı ruhu binlerce, yüz binlerce parçaya. Belli etmemeye çalıştı. Ayakta zor duruyordu. Solgun yüzü yorulmuştu artık, yinede gülümsemeye çalıştı ve kibarca teşekkür etti. Yerinden kalktı ve bütün akşam izlediği büyük kapıdan dışarı çıktı. Yürüdüğü sokak ıssızdı. Elektrik lambaları onun için yanıyordu. Bir anda durdu. Gözlerinde biriken bir damla yaşı sildi. Çok zor ağlardı bu huyunu severdi. Ve gülümsedi. Sadece gülümsedi. Hissettiği mutluluk duygusuydu. Sadece beklediği için mutluydu. İşte o derece seviyordu onu. Yolun sonuna geldiğinde, yanındaki birinin kulağına fısıldar gibi, o şiddette, birkaç kelime döküldü dudaklarından;

“Evet, O'nu bekliyorum.”

3 yorum:

Jülide Eda Sezer dedi ki...

bazi an'lar gozlerden akiyor, bazilari da her icilen yudumda biraz daha icimize karisiyor. buna ragmen, bunlar icin direnmek; basari. ve bunlari dile getirmek, kurmak, kurgulamak, ya da hayati bir roman dilinde yasamak; sanat - sanatci ruhu, diyebilirim.

igor dedi ki...

Çağrışımlarınızın hastası olduk.

Maybe. dedi ki...

o hiç gelmeyecek. söyleyeyim.