Önsöz

Fotoğrafım
Köprünün üzerinde omzumda uyurken, seni izliyordum, boğazı aldatırken.

9.08.2009

Sanıyorum

Son iki aydır her gün benim için bir önceki günü tekrarı gibi. Her sabah saat altı gibi evden çıkıyorum. Kış aylarında hava burada çok soğuk, sabahları puslu ve sisli… Bu boğucu hava içimi bunaltıyor, nefes almamı engelliyor ve bütün yaşam enerjimi çekiyor. İki tarafı ağaçlarla çevrili geniş caddeye adımımı attığımda karşımda duran yaşlı ağaçta aynı benim gibi soluk, mutsuz. Her gün aynı yolu yürüyorum, yaklaşık bir buçuk saat. Aynı caddeden başlıyorum, aynı sokaklar aynı ümitsiz yüzler ve yaşlanmışlıklar. Fakat yol ayrımına geldiğimde karasızlık başlıyor; sağdan mı gitmeliyim yoksa soldan mı? Daha dün aynı yol ayrımına geldiğimden eminim, fakat hangi yolu seçmiştim? İçimde bir tutarsızlık başlıyor yine. Deliriyorum mu ne!? Daha sonra zorla hatırladığım birkaç ayrıntı geliyor aklıma; kaldırım taşları, derin çukurlar bir ekmek fırını ve bir önsezi. Evet, sanırım sağdan gitmeliyim. Sanırım… Aklımda yüzlerce düşünce tepinirken, kendimi bilmeden yürümeye devam ediyorum. Ve bir şapka dükkânın önünde aniden duruyorum, istemsiz. Duygularım ve içimdeki bir dürtü burada durmamı söylüyor. Kafamı kaldırdığımda, dört katlı solgun, can çekişen binayı görüyorum. İkinci katta yaşlı, sevimli İsviçreli bir kadın bana gülerek el sallıyor ve el işaretleriyle “gidebilirsin” diyor. Yukarıdan bana el sallayan bu yaşlı kadına salt saflığım ve içtenliğimle gülümserken bir yandan da bu yabancı kadını tanımaya çalışıyorum. İçimden bir ses bu kadını tanıdığımı ve daha önce konuştuğumu söylüyor fakat –görüntü- yok. Tekrar aynı sokakları ve caddeleri kullanarak geri dönmeye çalışıyorum. Son iki aydır olduğu gibi aynı kararsızlıklar aynı baş dönmeleri. Hafızam beni alt etmeye çalışıyor. Sonra Karıcığımı hatırlıyorum. Birtanecik karıcığımı. Evde karnındaki çocuğumla beni bekliyorlar bir de getireceğim ekmekleri. Cebimdeki birkaç kapik* büyümüyor büyümüyor… Ah birde şu borçlarım olmasa. Allah kahretsin benim gibi budalayı. Onun düşüncesine, gülüşüne, en önemlisi beni sevmesine layık değilim. En çok da bu beni kahrediyor. Aslına bakarsanız onun gibi mükemmel bir kadının benim gibi bir –budala- ile nasıl yaşadığını bile anlayamıyorum. Olsun yinede elimden geleni yapmaya çalışacağım. Of! Bu hava beni öldürecek. Hah. Bu bina evime benziyor sanki. Peki ya şu yaşlı ağaç değişmiş mi? Yoksa kesip yerine başkasını m dikmişler? Sanırım doğru yerdeyim. Sanırım. Tabii aklım ve hafızam beni yanıltmıyorsa…


*Kapik: Rus en küçük para birimi.

Not: Dostoyevski 1868’de ikinci karısından olacak ikinci çocuğunu beklerken, doğuma iki ay kala yürüdüğü yolları unutmamak ve doğum anında ebeye en kısa yoldan gitmek için her gün ebenin oturduğu sokağa gider ve gelir. Bilindiği gibi Dostoyevski sara hastasıdır ve geçirdiği nöbetlerin etkisi olarak gittiği şehirlerde yön bulması ve yolları ezberlemesi zaman almaktadır. Yukarıdaki yazı, okuduğum bu anının benim açımdan hikâyeleştirilmiş halidir.

1 yorum:

Eva Führer dedi ki...

yaw fena oldum:( bilemedim dostoyevski çağrıştırmış sana...