Önsöz

Fotoğrafım
Köprünün üzerinde omzumda uyurken, seni izliyordum, boğazı aldatırken.

1.09.2011

bir paragraf

Kafka durmadan karabasanlarında gördü belki seni ama adlandırmadı (ya da hiç girmedin onun düşlerine). Bilseydi senin gibi bir yer var yeryüzünde en korkunç kitabın konusu sen olurdun. Tolstoy bilseydi seni soyluluğundan bin beter utanırdı. Ve kimbilir belki yazarlığından. -şimdi benim utandığım gibi- Avvakum bilseydi yakınında senin gibi bir kent olduğunu Kafkasları aşıp çile çekmeye sana gelir senin mağaralarında yaşardı. Dostoyevski sürülseydi sana Yer Üstünden Notlar'ı yazardı. Ya da Suç ve Suç'u.




Ferit Edgü - Hakkari'de Bir Mevsim

1.07.2011

bazen.



Bazen hayat, senin sessiz sakin, bomboş kenar mahallelerinden geçen bir pazar gününü değil, kudurmuş, hınca hınç dolu, nefes kesen kenar mahallelerindeki kesintisiz bir cumartesi akşamını andırıyor. 

12.16.2010

...

çok değil, az önce
kafamın içinde, karşılıksız düşünceler
dans ediyorlar
uyuşturucudan değil
müzikten kafamız iyi.
dinliyorum
dalıyorum
ve düşüyorum
çıkarsız, tutarsız, sürüklenmiş, ele geçirilmiş, yok edilmiş, karışık, farklı, kontrol dışı ve sonu olamayan bir dünyaya.


25 Nisan 09

...

Biranın gazı kaçıyor, yüzümde çizgiler oluşuyor, para bitiyor, eşyalar-insanlar yıpranıyor,

kaçmayan cinsten çorapların bile ilmikleri dışarı fırlıyor.
Hiçbir şey durağan değil. Her şey eskiyip dağılıyor.


4 Temmuz 09

...

Koşma, yorulduysan. Bilme, istemiyorsan. Her an gülüyorsan, neden kendimizi esir etmeyelim ki bu zevke? Terapi seansı gibi kullanıyorsak… Yaşadığımız ‘an’a odaklanıyorsak. Kendimizden geçiyorsak… Sende korkuyorsan, yalanlarımızdan.
Eğer bir tavsiye istiyorsan,
kısa ve dokunaklı bir öpücük gibi hissetmelisin. Çünkü;

Her uyuşturucu bir başlangıçtır hayata.
Çok fazla fark eder mi çeşitleri, dünyadan yükseldikten sonra?



3 Ocak 09

eskiler biraz.

Belkide benden daha fazla olgunsun. Hiçbir zaman kabullenmediğin o çocuk ruhunla birlikte.
Neden gülüyorsun mutsuzsan?
Neden ağlıyorsun mutluyken?
Benim yanımda ağlayamadığını biliyorum. Odalara veya tuvaletlere kaçıyorsun, benden, koşarak. Yanaklarındaki nemden ağladığını farketmediğimi mi sanıyorsun? Kimse seni anlayamazmı? Ben anlayamaz mıyım?
Yüzüme bak ve cevap ver !

24 Kasım 08

11.22.2010

Sıradan bir gün.

Kendime kahve yapıyorum bu aralar. Herkes gibiyim. Birkaç gündür evden dışarı çıkmıyorum. Boş vakitlerimde ise kendime kahve yapıyorum. Nedensizce bütün suçu kendime atıyorum. Herkes gibiyim. Bütün suç bende… Öyle mi beyefendi başka ne istersiniz? Bir kahve alabilir miyim? Gördüğünüz gibi herkes gibiyim ve birkaç gündür evdeyim. Ne dışarı çıkma isteğim var ne bu halimi anladığım. Oysaki bu durumu yadırgamam ve ya üzülmem gerekmiyor çünkü ben de herkes gibiyim. Eminim şu an sokağa çıksanız benden kırk tane daha görebilirsiniz. Ben sokakta yürüyen adamım. Ben uzun kuyrukta önünüzde bekleyen ve “keşke onun yerinde olsam” dediğiniz adamım. Ben markette her şeye bakan ama hiçbir şey almadan çıkan adamım. Ben barda tek başına oturan ve yüzünüze bakamayacak kadar utangaç olan adamım. Ben gecenin bir yarısı telefonda karşıdaki kadına bir yandan bağıran, bir yandan ağlayan o gördüğünüz adamım. Ben bazen dikkatinizi çekmem bile görmeden geçersiniz yanımdan. Ben bazen de bakmaktan kendiniz alamayacağınız bir adamım. Siz yok musunuz siz… İşte böyle dediğim gibi; eminim ki benden kırk tane daha bulabilirsiniz. Fakat ben sizi göremem çünkü birkaç gündür evden çıkmıyorum. Açıkçası hiç de pişman değilim, kahvemi içiyorum. Sıradan bir insanım. Herkes gibiyim. Beni diğer erkeklerden ayıran bir özelliğim yok daha da önemlisi duygularım yok. Uçup gitmiş birden. Birisi almış götürmüş sanırım. Şimdi ben otobüste karşınızda oturan adamım. İnceliyorsunuz beni, merak ediyorsunuz biliyorum. Neden küpe taktığımı sormak istiyorsunuz ve ya ne iş yaptığımı. Oysaki boşuna merak ediyorsunuz. Ben sadece otobüste karşınızda oturan adamım. Herkes gibiyim ve bu halimden çok memnunum. Fakat yinede inatla beni farklı olduğuma inandırmak istiyorsunuz. Nedir beni farklı kılan? Şu yazdığım cümleler mi? Yoksa ceketimin içine sakladığım ve birden çıkardığım çiçek mi?(iyi numaradır tavsiye ederim) Ne biliyim, bir gülümsemenize bile ölmeye hazırken sizin beni hiç beklemediğim bir anda öldürmeniz ve sonra “ben ilişki insanı değilim” demeniz mi beni farklı yapıyor?  Hayır, bunların hiçbiri değil. Ben sizi gerçek yapan rüyanızım. Ben, siz hiçbir şey hissedemediğinizde duyduğunuz acıyım. Herkes gibiyim. Oysaki siz farklılık peşindesiniz. Yeni bir şeyler arıyorsunuz biliyorum. Yeni birileri size daha iyi gelebilir. Onlarla farklı yerlere gidebilirsiniz ve ya farklı şeyler yapabilirsiniz. Yenilik güzel şeydir. Hem sonra değişim kaçınılmazdır değil mi? Biliyorum siz sabit bir yerde kalamazsınız, hele sıradan biriyle. Sizi iyi ya da kötü hissettirse de yeni bir ilişki ya da yeni bir sevişme olabilir mesela. Çünkü siz sıkılırsınız ve doymazsınız. Sizin istediğiniz iyi, sakin, dürüst, yakışıklı bir adamdır ama kısa bir süreliğine. Uzun süre o adamdan bıkarsınız. Değişim iyidir. Ben o adam değilim mesela herkes gibiyim. Sizi hiç hayal kırıklığına uğratmam hep mutlu ederim. İstediğiniz adam olurum. Sizin için her şeyi yaparım! Yeter ki bana gülümseyin biraz. Yeter ki yalan söylemeyin. Yeter ki beni yüz üstü bırakmayın çünkü kaldıramam. Herkes gibiyim.

Gecenin bir yarısı bunları yazarken kahve yaptım kendime ve birkaç gündür evden dışarı çıkmıyorum. Son günlerde kendimi suçlu hissediyorum. Evet! Bütün suç bende! Çünkü ben herkes gibiyim. 

10.20.2010

x & y





Yer: Beyoğlu Tünel merdivenler. Günün önemi yok. Saat bilinmiyor.

Y: Kaçıncı defadır uyarıyorum seni, artık kendine çeki düzen vermen gerekiyor. Yaşadığın bu hayatın bir yere gittiği yok, ilerleyemiyorsun, aynı yerdesin. X: Aynada kendi yansımana baktın mı hiç? Benim hayatıma yorum yapacak son kişi değilsin belki ama listenin sonlarındasın. Yaşıyorum sadece, bırak nefes alma özgürlüğümü kullanayım. Y: Peki sen beni de eleştir hatta senden daha aşağıda olayım fakat yakında açık havada boğulmaya başlayacaksın, farkında olmalısın. X: Mesela yavaş içiyorsun bugün. Şu an bu benim için daha büyük bir sorun. Y: Hafızanı boşaltma işlemi nasıl gidiyor? Kurtulabiliyor musun verilerden? X: Hastane yıkıldı, doktorum beni terk etti ve bütün güzel hemşireleri öldürdüm. Son hatırladığım votka içerken saçları uzundu, şarap içerken kısa. Y: Hangi zaman diliminde yaşıyoruz peki? X: Kimsenin mutlu ölmediği bir zamandayız. Y: Kaç seferdir aynı lakırdılar… Bıkmadın mı benimle buluşup boşluk hakkında konuşmaktan? X: Asıl merak ettiğim; neden bana ilgi gösteren her kadına âşık oluyorum? Y: “Her kadın” olarak yaptığın benzetme belki de senin çıkış noktan, belki de kişiliğinin özüne açılan bir kapı, belki de hiçbir şey. Seni tanımak kolay değil. X: En kuytu ıssız köşelerde bile kalabalığım bazen. Bu hiçte sandığın gibi kolay değil. Ne kadar uzaklaşıp kurtulmak istersen o kadar özlüyorsun insanları. Yalnızlık klişe kalıplar halinde etrafını sarıyor fakat biliyorsun ki sabah uyandığında yine yalnız olmak isteyeceksin. Y: Benim sorunumun temeli de bu olmalı. Ne zaman birisine bağlansam daracık bir hücreye kapatılmış gibi hissediyorum. X: o kadarda basit düşünme. O hücreye kiminle kapatıldığında çok önemli ya da bunu hissedebilmek. Bence yaşayacaksın, sadece hissedemiyorsun gerçeği. Oysa ne kadar da güzel yaşanır, hayaldeki kadın gerçeğe dönüştüğünde. Y: Gerçekten hayal ettiğim gibi bir kadın yaşıyor mudur sence? X: Aslında bakarsan öyle birisi yaşamıyor. İnsanları değiştirmeye çalışmak en büyük sorunumuz. Oysa mutluluk o kadar da uzakta olmamalı. Sadece kabul et, o nasılsa öyle sevmeye çalış çünkü gerçek bir histe buna ihtiyaç bile duymayacaksın. Şu karşıdaki adama bak mesela; göründüğü kadar yaşlı olmadığı halde alkol cildini eskitmiş. Saçı sakalı birbirine karışmış, belli ki sokaklarda yaşıyor. Yeterince kilo da almasına ve alnındaki kırışıklıklar yanaklarına kadar inmesine karşın yüzünde farklı bir asillik var. Eminim ki bir zamanlar önemli biriymiş. Mesela bu adam geçmişe dönmeyi ve her şeyi öylece kabul etmeyi ne kadar çok istiyordur. Y: Peki sen geçmişe dönme şansın olsa bunu kabul eder miydin? X: Böyle bir şans için parmaklarımın birisinin kesilmesine bile razıyım fakat kabul etmeli ki böyle bir ihtimal yok. “Elvis”i öldü onun. Belki cennette “Camus” ile konuşabilir.

?

Nerede kalmıştık?

8.24.2010

ne?

Şarkılar anlamını yitiriyor. Oysa ne değerlidir onlar, ne anıları vardır. Üç nokta kırk saniyelik bir şarkı gibi yaşıyorduk hayatı. Ne uzun yıllarca yaşayacak bir eser, ne de bir haftada unutulacak. Ortalarda bir yerde ama özel, herkesin bilmediği, yaşamadığı yaşamlar.

Hayallerdeki kadın değil “gerçek” kadın. Herkes hayalindeki kadına sahip olmak ister fakat bir gerçek kadın vardır. O da faili meçhuldür. Ya öldürmüştür ya ölmüştür. Her ikisinin sonu da aynıdır; yalnızlık.

Boş ve yalnız kaldığımda bir sürü de acı çektim. Yüreğimin bir köşesi acı çektiğime inanmayıp kendimle alay ederken, bir yandan da gerçek bir acıyla kıvranır kıskançlıktan kudururdum. Bir an kendime bakar ve önümde uzun bir hayat olduğunu düşünür, bir an ise gece yarısı eve dönerken hayatımın bundan sonrası anlamsız gelirdi bana. Gülümsedikten hemen sonra duraksardım. “Ne yapıyorum ben?” Kendimde miyim?” “Nedir bu içimden gelen ses?” İçimdeki, yüreğimdeki insanla muhabbet ediyormuş gibi konuşurdum. Benden farklı kişilikte birisi var orda biliyorum. Daha kararlı benden dediğim dedik birisi, sonra devamlı fikir üretiyor fakat ya yok ya da yanlış fikir beyan ediyor. Mesela sinirlerimi kontrol edemediğim saçmalığı gibi. Ne saçmalık ama…

Yazmazsam yaşayamam cümlesini söylerdim bir zamanlar fakat o kadar duygusuzum ki bazen kendime şaşıyorum. Bir yandan da yazacak o kadar çok şey var ki… Şimdilerde yeni bir defterim var her aklıma geleni yazmaya çalıştığım. Bir de baktım sayfaları bomboş kirlenmekten korkuyorlar. Birkaç kere yeltenmedim değil yazmaya çalışmaya, yine de anlamsız geliyor, vazgeçiyorum.

Vazgeçmek demişken; ben vazgeçmedim. Ben gitmedim. Tam tersine arkana geçmiş seni izliyordum. O kadar yakındın ki bana sadece aramızda okyanuslar vardı. Oysa ben teninin kokusunu duyabiliyordum. Bir sonraki hamleni tahmin etmeye çalışırken çoktan yok olmuştun. Çok hızlıydın. Tünelden Karaköy’e indim bugün, yine de yakalayamadım. Yüzlerce kezdir biliyorum bu yolu yüzlerce ayrıntı aklımda.

İki çay söylemiştik biri açık.

8.19.2010

iyiki


Giderken narin ellerinle, tek tek bütün kapıları üzerime kapattın ve neyse ki geri gelip hepsini kilitledin. 
Acaba sorusu sorulmuyor artık, sana giden bütün yollar tıkalı. 
Diğer türlü ne zor olurdu yaşamak…

8.18.2010

beyaz


Herkes o gün için en özel kıyafetlerini giyip hazırlandı. Ankara kuru, sıcak ve olabildiğince yalnızdı o akşam. Yola çıktık ve nikâh-düğün töreninin yapılacağı özel olarak seçilmiş mekâna geldik. Hazırlanırken ve yolda en ufak bir heyecan yoktu bende. Sonuçta ben evlenmiyorum ya… Akşamüzeri kayıp gitmiş, güneş batmaya hazırlanırken özenle yerleştirilmiş, süslenmiş bembeyaz masaların arasından kendi masamıza oturduk. Sağ tarafımda ve karşımda “dost” kelimesinin anlamını güçlendirdiği en iyi arkadaşlarım sol yanımda çok iyi tanıdığım hiç kimse vardı. Bütün o yaşanmışlıklardan sonra güzel sohbet ve gülümsemenin getirdiği mutluluk duygusu yavaş yavaş benliğime yayılmaya başlamıştı. Alkol damarlarımda tam kıvamında dolaşıyor güzel yemeklerle beraber iyi bir ikili oluşturuyordu. Düğün görevlileri yeni gelen konukları da yerlerine yerleştirdi ve klasik müzik eşliğinde sohbetimiz devam etti. Her ayrıntı, herkes gözüme o kadar güzel gözüküyordu ki o gece; şu buluta bakın nasıl da tam yerinde durmuş, ay yeteri kadar aydınlatıyor fazlası zarar. İçki bir başka tatlı, eğlencenin bini bir para… Sigara yak beni diyordu, söndürme sakın. Bir yandan da insanları izliyor, bir yanımdaki bir karşımdakiyle konuşuyor yeni insanlarla tanışıyordum. Böyle keyifli, güzel bir zaman dilimine o kadar ihtiyacım vardı ki… Ama dediğim gibi sol yanım eksikti. Bunu insanların gözünden de çok açık olarak anlayabiliyordum. Bir şey unutmuşum gibi bakıyorlardı bana sanki her biri, her an “sende bir şeyler eksik” diyecek gibi geliyordu. Korkmadığımı söylersem yalan olur. Neyse ki o soru hiç gelmedi. Anladığım kadarıyla herkes her şeyin farkındaydı ve ben mutluydum ayrıca çok eğleniyordum. Yemeklerimiz bittiği ve damarlardaki alkol miktarı tam kıvama geldiği zaman müzik bir anda sustu. Kafamı kaldırdığımda çok şık bir smokin içindeki damadı ve beyazlığı göz kamaştıran gelini gördüm. Çiçekli bir yoldan yavaş adımlarla ve içlerindeki heyecanı saklamaya çalışarak geliyorlardı. O an anladım farklı bir duygu hissettiğimi. Birkaç dakika sonra dudaklarından “evet” kelimesi döküldü ve damat gelini alnından öptü. Belki daha önce anlatmışımdır zor ağladığımı. Ölümlerde bile ağlamadım ben. Fakat o an farklıydı! Değişik bir havası vardı Ankara’nın. Bir anda paramparça olmuştum. Kendi mi durduramıyordum… Diğer yandan o kadar yakışıyorlardı ki birbirlerine. Koşarak kaçtım hemen oradan, uzaklaştım. Bu yaptığıma kendim de inanamıyor bir yandan da durduramıyordum. Ağlamayı kendine yakıştıramayan ben nefes almayı unutmuştum. O an çok farklıydı, çok özeldi. Benimse tek istediğim kendime gelmemekti.

7.23.2010

sulu sepken üstüne




Ateşli sözlerimle kandırıp
Yanlış yolun karanlığından
Düşmüş ruhunu kurtardığım zaman,
Derin bir azap duyarak
Seni saran ayıbı
Pişmanlık içinde lanetledin.
Unutkan vicdanını anılarınla
cezalandırmak için,
Benden önce olanları
Tek tek bana anlatırken
Birden bire yüzünü ellerinle kapadın;
Ruhundaki isyan sonunda
Utançla, dehşetle sarsılarak
Gözyaşlarına boğuldun
vb., vb., vb...


N. A. Nekrasov

7.12.2010

kısa ara.




Kısa bir süre buralarda olmayacağım. Yazılacak bütün kelimeler tükendi bu sabah, parmaklarıma giden damarlar tıkandı.


7.11.2010

kırmızı.


Elimde kırmızı kurdeleler var. İçten, sıcak bir akşamdan kalmış. Romantik bir film dönüşü de olabilir. Hani sen korkutmuştun beni ağladığını herkese söylerim diye. Oysa ben iki damla dökmüştüm. Çok mu? Senin gözyaşlarının yanında hesabı yapılamayacak kadar küçük ve cılız kalan bir anı sadece aklımda.

Elimde kırmızı kurdeleler var, bir kız için saklanmış. Oğlan değil kız! Sanki öyle doğmuş içime. Gecenin üç’ü olmuş içki hala bitmemiş. Daha anlatılmamış her şey. Birkaç roman daha var birbirimize anlatmadığımız. Yazar hata yapmış, ilk önce romanın sonunu yazmış bu sefer. Hangi dönemde yaşandığını unutmuş.

Elimde kırmızı kurdeleler var, tam ortasından kesilmiş. Bizi birbirimize bağlayan bütün ipler “acaba beni hiç sevdi mi” diye düşünürken kopmuş. Aslında elimi uzatsam sana dokunacak gibi. Sadece küçük bir fark var “aramızda okyanuslar”.

Elimde kırmızı kurdeleler var, bir fotoğraf karesini andıran.

Karamukta otururken uzaklara doğru bir bakışın vardı, dalmıştın.
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

7.08.2010

geç kalan mektuplar.

Eski bir yazım. Kurmaca bir hikayedir. Gerçekle alakası yoktur.

Geç kalan mektuplar.

Sevgili … 

Bana yazacağını söylemiştin, hatırlıyor musun? Şimdi dört duvarı üzerime gelen, sensiz bir anlamı olmayan, senin çekip çevirdiğin bu evde, güneş ışığı gibi ihtiyacım vardı mektubuna. Birkaç saattir, içimde günlerdir kelimelerinin yokluğuyla zayıflamış kalbim, her ‘an’ ı ‘anı’ ya dönüştürürken, dayanamıyor sensizliğe. Aradan geçen iki haftaya rağmen hâlâ yazmadın bana. Belki de yazamadın, boş ver, artık bir önemi de yok… 

Seni tanımadan önce, sonumun daha da kötüye gideceğini haber veren sinsi bir duygu henüz içime yerleşmemişti. İçimi yavaş yavaş kemiren, yiyip bitiren suçluluk duygusu, gece gündüz demeden işkence yapmaya daha başlamamıştı ve şimdi kendi kendime soruyorum: “Hadi ne oldu rüyalarına?” Başımı üzgün üzgün sallayıp “Yıllar nasıl da geçiyor…” diye mırıldanmaktan başka verecek cevabım yok. Yeniden soruyorum kendime: Gençlik yıllarını nasıl geçirdin? En mutlu anılarını nereye gömdün? Gerçekten yaşadın mı sen? Bak, dünyada her şey nasıl gittikçe soğuyor, görüyor musun? Ve biliyorum ki daha bir çok yıllar böyle gelip geçecek ve arkasından da korkunç yalnızlık bir yılan gibi sürünerek yavaş yavaş gelecek. Bunların farkındayım-farkındasın. Şimdi ise bütün kalbimle nefret ediyorum senden. Ayak bastığın, dokunduğun her yerden, beni düşünmediğin ve yazmadığın her şehirden… 

Sanıyor musun bu yazdıklarım doğru? Ölesiye seviyorum seni. Bir şizofren gibi aşığım sana. 
Mutluyum şu an inan. 
Elveda hayat 
Hoşçakal 

------------------------------------------------------------------------------------------------- 

Sevgili … 

Sana yazacağımı söylemiştim ama, yazmadım-yazamadım. Kendimi toparlayamıyorum iki haftadır, derin bir çıkmazdayım seninle. Çok yıprandım yaşadıklarımızdan, o evde duramazdım, duramadım, yaşayamam. Sen vurdum duymazlığınla, boşvermişliğinle, ipe sapa gelmez düşüncelerinle yaşattın bunları. Ben ise karışıyordum içine, alkolün kanına girmiş kan gibi çabucak pıhtılaşıyordum, gömleğinde kumaşına işliyordum kendimi, ipliğine iplik katıyordum. Çık-rık oluyordum, benden çıkıp, senden giriyordum. 

Ne olur, sevgimin ufacık bir kısmının bile eksildiğini düşünme. Seviyorum seni. Beni yücelten, kadın yapan senin sevgin… Bunu bil. Seninle hayat buldum, seninleyken sadece senin sevginden korktum, eksilmesinden. 

Son mektubunda, işinde terfi aldığını açıklamışsın, ne kadar sevindim bilemezsin. En başta da söylediğim gibi sen çoktan hak ettiğin yerdesin. Yükseleceksin. Lütfen arkadaşlarınla da görüşmeyi ihmal etme. Bir kaçı beni arayıp seni sordu son günlerde. Telefonlara cevap vermiyormuşsun. En azından seni merak eden insanlara karşı bunu yapma. Evin halini de merak etmiyorum değil, ben yokken toplamıyorsundur sen şimdi. Ne kadar bahsetmesen de bu aralar çok içtiğini biliyorum, kendine zarar verme. Beni boş ver, iyiyim bunu bil. 

Bana biraz daha zaman ver lütfen, her şey düzelecek, geçecek söz. 
Umarım bu mektup zamanında eline ulaşır. 
Unutma senden başka şansım yok.

7.05.2010

Su.




Ozan İstanbul’daydı. Sıcak, içten bir arkadaşla konuşma fikri için koşarak Ankara’dan geldi adeta. Beni açık yüreklilikle ve objektif olarak dinledi. Ozan, genlerinde komedi olan, yüzüne baktığında insanda gülme isteği uyandıran bir insandır. Kötü anıların yanında biraz gülmek bana hiç olmazsa nefes aldırdı. Yine de içim donmuş bir kere, eritmek için daha ne sıcaklar gerekiyor. Fakat bir erkek olarak, en yakın arkadaşlarının birinin yanında olması gibi bir ayrıcalık olamaz. Alkolün tadında bile bir değişiklik yapabiliyor. İnsanı sadece, beni tanıyan ve “doğruları” bilen bir insanın varlığı bile yetiyor. Kaç kişiyi kandırabiliriz yalanlarla? Gerçeği saptırarak, kaç sonuca hükmedebiliriz? Ama belki bu “gerçeği saptırmak” bizim kendi benliğimizi rahatlatabilir. Fakat bu ne kadar doğrudur bana attığın mesajlar dururken?

İşte böyle. Ozan yanımdaydı. Dilek aradı. Su’yu görürsen öp benim için. Kendi facebook’unu oluşturur umarım yakında.

Yüzünde, küçüklüğünden kalma saflık, çift katlı otobüste omzumda uyumuştun.
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

...



Önce öp sonra doğur beni.

7.04.2010

ama senin.









Ama senin
Daha nen olayım isterdin,
Onursuzunum senin!


C.S.

7.03.2010

kahve.


Hayattan ayılmak için koyu bir kahve içmek istedim ilk önce. Az sütlü, çok kahveli, filtre, sütü soğuk. Büyük bir özenle hazırladım kendime. Kahveyi içtikten sonra “içersen ayılırsın” cümlesinin yalanlığını fark ettim. Hâlâ her şey bulanıktı. Lenslerimi kontrol ettim, hayır onlarda bir sorun yok, sorun sanırım daha büyük. Uzun zamandır olmadığı gibi kendi evimde tek başınayım bu aralar. Bu durumun iyi ve kötü yanları var. İyi yanı; evde rahatça sigara içebiliyorum, duvarlara bağırarak gitar çalıp söyleyebiliyorum ve istediğim gibi geziyorum. Kötü yanı; … Yokmuş kötü yanı. Hayat hep iyiliklerden ibaretmiş. Hep mutlu olmak zorundaymışız. Her anın farklı bir tadı oluyormuş. Bir cenaze esnasında kahkalarla gülen bir insan gördünüz mü hiç? Bu ne kadar absürt bir durum olurdu değil mi? İşte aslında o anlarda bile mutlu olabilmeliymişiz. Öyle dediler.

Yukarıda yalnız yaşamanın “kötü yanı yok“ dedim ya, yalan! Büyük bir yalan hem de! Bir insan tek başına deliliğin sınırına gelebilir. Ruhsal açıdan kendini tatmin edecek bir yön ararken, evin odaları arasında kaybolabilir ve ayılmak için kendine kahve yapar. Sonuçta kahveden de çok şey beklememek lazım, değil mi?

Zaman diye bir kavram varmış birde. Sormayın bütün gece susmadılar, onu da anlattılar… Mesela bugün Cumartesi, yarın Pazar. Aslında yalnız Pazar günleri, hafta boyunca beraber yaşadığımız evde buluşuyorduk biz. Bir Pazar vardı. Salıları, Çarşambaları falan bulana aşk olsun! Yakalamak için kaç defa peşlerinden koştuysam da olmadı. Zaman her zamanki gibi benden hızlıydı. Yetişemezsin dediler, onu da anlattılar dün gece. “Ne alaka?”dedim. Öğrenirsin dediler. Çokbilmişler…

Bir de sinir kavramı varmış. Bazıları sinir-stres diyorlar ama ikisi ayrı şey abi. Bir insanı öfkelendiren, sinirlendiren durumlar varmış. Eğer bu durumlar sevgiyle birleşirse, sinir katsayısı giderek artıyormuş. Benimki de öyle bir durumdu işte. Burada şu soru çok önemli; bu insan sinirlenmiştir tamam ama neden? Şöyle düşünün, evde yalnız başınıza sevdiğiniz insanı bekliyorsunuz üç saat-dört saat. İki yılını verdiğiniz o insan, telefonda bitti diyor. Adam “nasıl!” diyor. “Nasıl olur?” Öyle bir olur ki… Bitebilir, bitsin. Sorun bu değil. Evet, adam bu durumu kurtarmak için konuşmak istiyor fakat bitebilir de. Adamın tek istediği, iki yılını verdiği bu kadının en azından yüzüne karşı bir şeyler söylemesi. Fakat kadın o sıra eğlenmeli arkadaşlarıyla dışarıda. Adamın durumu, telefonda ki isyanı kimin umurunda… Kadın eğleniyor ya işte. Adam sadece, ama sadece, üzülür o iki yıla. Hak etmedim bu davranışı der. Üç dört saat işte böyle geçer. Adama sinirlenir, kadına, hayata her şeye. Kadın sonun da eve gelir fakat uyuyacak işte neden karışıyorsun! Bir yandan “bitti” der bir diğer kelimesi “uyuyacağım” olur. Adamsa sadece bir açıklama bekliyordur. Sonra, bu yaşananların üstüne adam normal olarak sinirinin son safhasına ulaşır. Kadın boşuna korkar, çünkü adam sadece kendine zarar verebilir. Ama kadın yinede “bu adam neden sinirlendi” diye sormaz kendine. “Neden” sorusu önemlidir oysaki. Gururlu, onurlu, gerçekten çok seven ve bu durumda sinirlenmeyecek birisi olabilir mi? Evet, bu soru da önemlidir.