Önsöz
- Arturo
- Köprünün üzerinde omzumda uyurken, seni izliyordum, boğazı aldatırken.
2.12.2009
rüya
Telefonun sesiyle bir köşede durdum ve yorgunluktan sırtımı duvara dayadım. Taksim’den Beşiktaş’a kadar koşmak zordu ama inanılmaz bir trafik vardı. Birkaç saniye nefes alıp verişimin normale dönmesini bekledikten sonra, cevap verdim.
“Neredesin?” dedi sinirli sesi.
“Halâ yoldayım. En geç on dakika sonra orda olurum. Bekle beni.”
“Çabuk ol!”
Ne kadarda kabaydı… Her neyse, tekrar koşmaya başladım. Kalabalık Beşiktaş sokaklarında insanlara çarpmadan ilerleyemiyordum. Fakat insanların bana ters bakmasının asıl sebebi, sanrım yüzümdeki komik ifadeydi. Pis bir şekilde sırıtarak koşuyordum.
Sonunda insanlardan kurtulup yanına vardım. Yarım saattir beklediği için asık suratıyla karşıladı beni. Soluk soluğa kalmıştım. Yeniden kendimi toparlayıp;
“Senin için koştum” dedim, kendime yalan söyleyerek. “Özür dilerim geç kaldım, arkadaşlar bırakmadı, birde trafik eklenince…”
“Nerede oturdun arkadaşlarınla?” diye sordu. Yüksek kan basıncının verdiği etkiyle birden cevapladım, sarhoş gibiydim.
“Arkaoda’da oturduk canım”
Kızdığı zaman severdim O’nu, çok güzel olurdu. Bu kez kibar bir şekilde cevap verdi;
Arkaoda Kadıköy’de orospu çocuğu.
2.10.2009
biz
Mutluyken yazıyorum.
2.08.2009
new born
sessizliğin dibinden gelen gürültüyü
duyabiliyor musun?
Dalgalar yarım kalan hafızamızı da deviriyor.
O, yaşadığımız anın en dibinden gelen çığlığı duyabiliyor musun?
Nefesimiz kesiliyor.
İkimizde yükseliyoruz ve düşüyoruz, ölmeden.
Diriyiz hâlâ.
Söz veriyorum sana, söz veriyorsun bana.
Yeniden tanışıyoruz.
Bu sefer sana ilk sorduğum soru, seni güldürüyor:
Hangi vücut seninkisi?
2.04.2009
2.03.2009
tarz
zihnimdeki
ruhumdaki güç
eriyor
yavaş
yavaş,
sana farkettirdiklerim
buz dağının
görünen kısmı,
herşeyi
bir kenara
bıraktım,
seni
senden
öğrendim,
senin
kadar
kendi geçmişimden
pişman
oldum,
ferkettim ;
kedi
fareyiz
biz
hergün
rollerini
değiştiren,
en az
senin kadar
memnunum
senaryodan,
en az
benim kadar
huzursuzsun
yönetmenden,
ah
ne kadar da
sevgi
dolusun
hayata
karşı,
seni
izlemek
için
gidiyorum
senin
yanına,
seninle
birlikte
gezen
ruhum
sana
son bir
gücü
kaldığını
söylemişti
elindeki
enjektörde
kalbime
nüfûs et,
ama acıtma artık
lütfen.
1.27.2009
hayaletlerin
Sona yaklaştım. Vücudum öfkeyle sarsılıyor, kontrol edemiyorum. Kaybettiğim bir savaşın içerisindeyim, kendimle. Yüz binlerce düşünce, yüz binlerce duygu geçiyor aklımdan, bunlardan birisini seçmek zorundayım.”Şimdi ne yapmak gerekiyor ?” “İyi bir şeyler”. Evet, evet bunu doğru dediniz. Sanırım ilk önce sakin, gürültüsüz bir yere gitmem gerekiyor, ya da varsın gürültü olsun, zaten düşüncelerimi toparlayamıyorum. Şunu da kendime itiraf etmek zorundayım; devam etmekte çok zayıfım, kaybetmekte çok güçlü.
Bütün gece, gündüz ve bir sonraki gece senin hayaletlerinle uğraştım. Kahrolasılar peşimi bırakmadı. Nereye yüzümü çevirsem, her yerde sen vardın. Bu yüzden kalabalık caddelerde yürüyemiyor, ara sokaklar ve tenha yollardan kaçmaya çalışıyordum, kendimden, senden. Gerçek mutsuzluğu o anlarda yaşadım. Ne yapsam senden kurtulamayacağım düşüncesi, düşünme yetilerimi zorluyordu.Evdeki eşyalarına dokunamadım o akşam. Giydiğin t-shirtler, eşortmanlar, bana verdiğin fular, gizlice yazdığın ve hep bir yerlere sakladığın, kısa, aşk kokan notlar, senin çakmağın, rahat uyumam ve seni her zaman yanımda hissetmek için bıraktığın yastık, hediye ettiğin kitaplar, kapının kolunda asılı duran, senin hediyen olan gömleğim, seviştikten sonra sadece onunla ilgileniyorum diye çok kızdığın fakat dayanamayıp çaldığım şarkıları söylediğin gitarım, telefonumdaki gizlice yazılmış ‘seni seviyorum’ sözcükleri ve en önemlisi benim için uğraş verdiğin dakikalar… Hiçbirine dokunamadım. Hepsini uzun bir süre izledim, sessizce, ağlayarak. Çok zor ağladığımı söylemiş miydim sana? Hayır, lütfen yinede öyle salya sümük ağladığımı düşünme. Senin yanında ağlayamam bilirsin, benim bir an bile güçsüz olduğumu düşünmeni istemediğimden. Birkaç damla işte, bir önemi yok.Aynı gece bitmek bilmedi, kara güneşi bekledim umutsuzca…
Sabah işe gittiğimde ölü gibiydim. Uzun zamandır yoğun olarak çalıştığım konulara odaklanamıyor, hata üstüne hata yapıyordum. Kurtulmak için kaçtım, o beni boğan ofisten. Şu an yeniden buluşacağımız restoranın önündeyim. Birazdan dışarı çıkacaksın ve ben ne yapacağımı bilmiyorum, düşünemiyorum. Tekrar durdu tuttuğumuz dakikalar, saniyeler. Seni ilk defa görecek gibiyim şimdi. Kalbim durdurulamaz bir heyecanla yerinden çıkacakmış gibi atıyor. Dedim ya yüzünü görünce ne yapacağım ne tepki vereceğim bilmiyorum. Dur lütfen, biraz daha bekle. Biraz daha zamana ihtiyacım var anlamıyor musun? Yeniden senden ve kendimden korkmaya başladım, yüzleşmekten. Titreyen ellerimi kontrol edememekle birlikte bu içtiğim kaçıncı sigara hatırlayamıyorum.Sanırım süre doldu, işte dışarı çıkıyorsun burada kesmek zorundayım…
Bana dokunma dediğim her saniye için; beni sev, sonsuza kadar nefret et benden.
1.20.2009
b.
Bugün senin için biraz soğukta bekledim.
Sadece senin yanına birkaç dakika daha erken gelebilmek için, vapurda, dışarıda.
İlk inen olmak için.
Ne var yani, biraz üşüdüysem. Çok mu? Sonuçta ölücek değilim ya!
Saçmalık!
Boğazı da izlemedim bugün, kitap da okumadım. Sadece yazı yazmak istedim,soğuktan donarken.
Tam olarak hangi ruh halinde olduğumu da söylemek istedim ; pasif-agresif.
Kahrolası yirmibeş, otuz dakikalık yolculuk bitmek bilmedi.
Hayır senin sandığın gibi heyecanlanmadım, Kadıköy’de ki kafenin merdivenlerini çıkarken.
Ruhumu teslim ettiğim için olabilir mi, ruhuna?
Kapıdan içeri girdim ve birkaç saniye seni izledim, sana sarılma hayali kurarken.
Ve bu düşüncelerin hepsi sadece bana biraz gülümsemen için aklımdan geçti.
Çok mu?
1.19.2009
olasılıksız
İstiklal Caddesi’nde yürüyordu şimdi. Seviyordu bu ünlü caddeyi. Yazlık bir kentin, kışın yaşayan insanları kalmıştı hafta içi. Yaklaşık yirmi dakika yürüdükten ve şuursuzca birkaç sokağa girip çıktıktan sonra, balık çarşısının biraz gerisindeki bir meyhaneye takıldı gözü. Delikanlı, o meyhaneye en son lise yıllarının başında babasıyla gelmişti. Meyhanenin kapısının hemen solundaki, ince koridordaki karşılıklı bulunan masaların ilkine oturmuş, bira içmişlerdi. Bir an durdu ve acaba bu hatırladıklarım hayal mi, gerçek mi diye düşündü. Son zamanlarda hafızasının zayıfladığına inanıyordu. Kendine geldiğinde meyhanedeydi.
Delikanlının babası, kişiliğini aynı şekilde delikanlıya aktardığı gibi, içine kapanık, eğlenceli gibi görünen fakat aklının bir köşesinde devamlı bir düşünceyle dolaşan bir adamdı. Yüzüne baktığınızda, aklından geçenleri tam olarak kestirmek zor olmakla birlikte, bu esrarengiz görünüşü, delikanlıyı, durdurulamaz bir şekilde onu tanımaya itiyordu. Beklide, yirmi iki yılı bir arada geçirmelerine rağmen, babasının iç dünyasını, sorunlarını ve kişiliğini hala tanıyamaması, delikanlıyı getirmişti bu meyhaneye. Cevabı orada arıyordu.
Şansının da yaver gitmesiyle, boş olan koridorun başındaki masaya oturdu. Burası eski Beyoğlu meyhanelerinden birisiydi. Yerden normalden oldukça yüksek olan tavandaki büyük ve ihtişamlı avize, masaların ve sandalyelerin eskiliği, çalışanların yaşlılığı, bunun belirtisiydi. Delikanlı cebindeki paranın hepsini çıkardı ve masaya koydu. Masada topu topu (bozukluklarla birlikte) elli lira vardı. Yol parasını ayırdı ve garsonu yanına çağırıp rakı ve birkaç meze istedi. Babasının yaptığı gibi… Şimdi eski hatıralar üzerinde dolaşıyor, birinden diğerine geçiyordu. Yüzü asık değildi, o çok sevdiği yalnızlığıyla beraberdi. Delikanlı ilk dublesini içtikten sonra meyhaneyi incelemeye başladı. İlk başta meyhanedeki müşterilerin tamamının erkek olduğu gözüne çarptı. Hemen önündeki masada, dört kişilik orta yaş gurubu koyu bir siyaset tartışmasına girmiş, ülke hakkında batıyı öven yorumlar yapıyorlardı. Koridorun sağ tarafında oturan memur görünümlü iki orta yaşlı adam da, ara sıra konuşmaya katılıyor, hararetli hararetli yorumlarıyla destek oluyorlardı. Meyhanedeki diğer insanların, giyinimlerinden işten çıkıp buraya geldikleri belli oluyordu. Bu insanlar, büyük ihtimalle akşamları erken saatte eve gitmek istemiyor, vazgeçemedikleri birkaç muhabbet ve rakılarını içmeyi, ailelerini daha erken görmeye tercih ediyorlardı. Garsonlar ise, zaten az müşterisi olan meyhane de masaların etrafında dolaşıyor, bitmiş kadehleri dolduruyor, yeni siparişleri alıyorlardı. Yaklaşık her meyhane de olduğu gibi, içeride yoğun bir balık kokusu vardı. Bu koku, rakının anason kokusu ve sigara dumanıyla birleşip, meyhanelerin o kendine has kokusunu oluşturuyordu. Delikanlı babasından alışık olduğu için, seviyordu bu küçük, samimi meyhanelerin havasını. Bu bir kültürü. Ayrıca o an orada bulunan insanların sosyal statüsü hiç de aşağı gibi durmuyordu. İnsanlar alkolün etkisiyle, anlatmak istedikleri kelimeleri tam olarak dile getiremeseler de, oldukça mantıklı ve güncel tartışıyorlardı.
Daha sonra delikanlının gözü koridorun sonunda oturan, yaklaşık kırk kırkbeş yaşlarında, iyi giyinimli, alkolün yüzünü oldukça eskittiği ve delikanlı gibi tek başına oturan bir adama takıldı. Adamın da, delikanlı gibi kendini incelediğini fark etti ve hemen gözlerini başka bir tarafa çevirdi. Fakat delikanlı, bu gizemli adamın bakışlarının hala üzerinde olduğunu hissediyor ve kaçamak bakışlarla takip ediyordu. Durum tamda düşündüğü gibiydi. Adam delikanlının üzerinden gözlerini alamıyor, konuşmak istiyormuşçasına bakıyordu. Kendisini birisine benzettiğini sanmasına rağmen bu adamda ilginç davranışlar dikkatini çekiyordu. Bu iyi giyinimli ve yakışıklı sayılabilecek adam, Delikanlı bu düşüncelerden tekrar kurtulmak için yüzünü cama doğru çevirmişti ki, ona doğru yaklaşın birinin ayak seslerini duyar gibi oldu ve tekrar koridora baktı. Az önce delikanlıyı izleyen adam, tam karşısında dikiliyordu. Heyecanlı ve kısık bir sesle konuşmaya başladı;
“Saygıdeğer beyefendi, sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim, fakat yüzünüz bana çok eski bir arkadaşımı hatırlattı. Nedense sizinle inanılmaz bir konuşma isteği duydum. Adım Rıfat’tır beyefendi. Size sormak istediğim az önce bahsettiğim, eski arkadaşım Aydın Ateş’i tanır mısınız?
Babasının adını duymak delikanlıyı derinden sarsmıştı.
1.14.2009
Lütfen
- Ama yıldızlar?
- Lütfen, seni beklerken nerede olduğunu söyleme sevgili. Bırak, senin ne zaman geleceğini ben tahmin ediyim. Bırak, uzaktan gelen insanları sana benzeterek, her seferinde sana aldığım çiçeği saklamaya çalışıyım. Bırak, o heyecanlı bekleyiş içerisinde, "O’nu nerde beklesem daha iyi olur" diye düşünürken, biraz daha heyecanlanıyım. Bırak, devamlı arkamı döneyim boğaza, ‘acaba gelmiş midir?’ diye. Seni düşünmeme izin ver, seni beklerken. Bırak, nerede olduğunu söyleme sevgili.
1.13.2009
...
Tarih : 13 Ocak 2009, Salı
Saat : 17.07
Bu yazıyı yazdığım dakikalarda deliliğin eşiğindeyim;
Ne yapacağımı bilmiyorum, anlatamıyorum, konuşamıyorum, göremiyorum, kontrol edemiyorum, anlayamıyorum, mantık yürütemiyorum, katlanamıyorum,saldıramıyorum, baş edemiyorum, isyan edemiyorum, fark edemiyorum, hissedemiyorum, ağlayamıyorum, gülmekten kendimi alamıyorum, saklayamıyorum, davranamıyorum, hayatımı ele geçiremiyorum, anlaşamıyorum.
Neden?