Önsöz

Fotoğrafım
Köprünün üzerinde omzumda uyurken, seni izliyordum, boğazı aldatırken.

10.02.2009

sen

içimde tütüyorsun.
içim de yanıyor.

.

dik yokuşları atlattık.

birliklte.

şimdi
az eğimli yollar ve
dönülmesi kolay birkaç viraj var

9.22.2009

---

Senin eşsizliğin, bulunmazlığın üstüne ne söylesem eksik kalır. Sadelikten korkmayan bir kadınsın bir kere. O köprünün altında vb. satılan balık-ekmekten alıp yemek istemen beni en çok gönendiren şeylerden biri. Sana ondan almak istemeyişimin tek nedeni midenin sağlığını düşündüğümdendir. Bunu kaç kez söyledim de sana. Adapazarı’ndaki kızla –neydi adı onun?- çektirdiğin fotoğrafta senin bütün hayat tavrın gizli. En gösterişsiz koşullarda da sen, o koşullardan hiç utanmadan, hiç yüksünmeden, bir ayağını gözü pek bir rahatlıkla ileri atabilirsin. Beni nasıl savunursun sonra. Birisi bana çok şişmanladığımı söylemişti de, hemen saldırıya geçmiş, şişman olmadığımı ileri sürmüştün. Oysa pekâlâ fazla okkalanmıştım o günler. Sen busun işte. Sevdiğini her durumda savunursun, onun kusurlarını görmezsin. Ne sevgilisin sen.

Ama Aragon’un şu dizesi de bir gerçek:

“Göğsüne bastırırken kırar sevdiği şeyi.”


(C.S.)

ha ha ha

bu adreste tavla ile ilgili bazı skorlar görebilirsiniz. Gördüğünüz bu sayılar sizi yanıltmasın. Maybe'nin gelip geçici bu galibiyetleri gölgeleyen birşeyler var. en son 5-3 yenmem gibi. Ama en önemlisi Maybe'yi tam 3 kere(üç) 6-0 yenmem gibi.

Birkaç yılını tavlaya adamış bir insan nasıl olurda üç kere 6-0 yenilir?
cevap: benim gibi bir ustayla oynarsa.

(:

son ki üç

hayata dair konuştuk seninle. gözlerine baktığımda ıslaktı hâlâ. ruhun ıslak, ellerin kurumuş, kalbin nemli, dudakların... Islak. Sorunlarım, hayallerim, sinirlenmelerim seninle. Gözlerini çevirdiğinde diğer tarafa, tarafsız sevgim seninle. Elini göğsüne koyduğumda kalp atışlarını duyabiliyorum. Beni çağırıyor dakikada elli kere bazen yüz kere atan kalbin. Herseferinde daha yüksek yerinden çıkmak istermiş gibi. Elimi koymasam bile duyuyorum, dinliyorum uzaktan, sessiz. Ritmi hoşuma gidiyor bazen. Müzikte kullanıyorum o ritmi. Ben çalıyorum sen söylüyorsun.

İşte böyle bizim hayatımız. Ortak paylaşımlar içinde. Eşsiz bir düet.

9.19.2009

-

yaşam seninle renkli
renk körüyüm sensiz

-

önümde karanlık bir yol, benimle yürür müsün?
zemini meçhul bi yol, yanımda yürür müsün?

9.08.2009

Sanıyorum

Son iki aydır her gün benim için bir önceki günü tekrarı gibi. Her sabah saat altı gibi evden çıkıyorum. Kış aylarında hava burada çok soğuk, sabahları puslu ve sisli… Bu boğucu hava içimi bunaltıyor, nefes almamı engelliyor ve bütün yaşam enerjimi çekiyor. İki tarafı ağaçlarla çevrili geniş caddeye adımımı attığımda karşımda duran yaşlı ağaçta aynı benim gibi soluk, mutsuz. Her gün aynı yolu yürüyorum, yaklaşık bir buçuk saat. Aynı caddeden başlıyorum, aynı sokaklar aynı ümitsiz yüzler ve yaşlanmışlıklar. Fakat yol ayrımına geldiğimde karasızlık başlıyor; sağdan mı gitmeliyim yoksa soldan mı? Daha dün aynı yol ayrımına geldiğimden eminim, fakat hangi yolu seçmiştim? İçimde bir tutarsızlık başlıyor yine. Deliriyorum mu ne!? Daha sonra zorla hatırladığım birkaç ayrıntı geliyor aklıma; kaldırım taşları, derin çukurlar bir ekmek fırını ve bir önsezi. Evet, sanırım sağdan gitmeliyim. Sanırım… Aklımda yüzlerce düşünce tepinirken, kendimi bilmeden yürümeye devam ediyorum. Ve bir şapka dükkânın önünde aniden duruyorum, istemsiz. Duygularım ve içimdeki bir dürtü burada durmamı söylüyor. Kafamı kaldırdığımda, dört katlı solgun, can çekişen binayı görüyorum. İkinci katta yaşlı, sevimli İsviçreli bir kadın bana gülerek el sallıyor ve el işaretleriyle “gidebilirsin” diyor. Yukarıdan bana el sallayan bu yaşlı kadına salt saflığım ve içtenliğimle gülümserken bir yandan da bu yabancı kadını tanımaya çalışıyorum. İçimden bir ses bu kadını tanıdığımı ve daha önce konuştuğumu söylüyor fakat –görüntü- yok. Tekrar aynı sokakları ve caddeleri kullanarak geri dönmeye çalışıyorum. Son iki aydır olduğu gibi aynı kararsızlıklar aynı baş dönmeleri. Hafızam beni alt etmeye çalışıyor. Sonra Karıcığımı hatırlıyorum. Birtanecik karıcığımı. Evde karnındaki çocuğumla beni bekliyorlar bir de getireceğim ekmekleri. Cebimdeki birkaç kapik* büyümüyor büyümüyor… Ah birde şu borçlarım olmasa. Allah kahretsin benim gibi budalayı. Onun düşüncesine, gülüşüne, en önemlisi beni sevmesine layık değilim. En çok da bu beni kahrediyor. Aslına bakarsanız onun gibi mükemmel bir kadının benim gibi bir –budala- ile nasıl yaşadığını bile anlayamıyorum. Olsun yinede elimden geleni yapmaya çalışacağım. Of! Bu hava beni öldürecek. Hah. Bu bina evime benziyor sanki. Peki ya şu yaşlı ağaç değişmiş mi? Yoksa kesip yerine başkasını m dikmişler? Sanırım doğru yerdeyim. Sanırım. Tabii aklım ve hafızam beni yanıltmıyorsa…


*Kapik: Rus en küçük para birimi.

Not: Dostoyevski 1868’de ikinci karısından olacak ikinci çocuğunu beklerken, doğuma iki ay kala yürüdüğü yolları unutmamak ve doğum anında ebeye en kısa yoldan gitmek için her gün ebenin oturduğu sokağa gider ve gelir. Bilindiği gibi Dostoyevski sara hastasıdır ve geçirdiği nöbetlerin etkisi olarak gittiği şehirlerde yön bulması ve yolları ezberlemesi zaman almaktadır. Yukarıdaki yazı, okuduğum bu anının benim açımdan hikâyeleştirilmiş halidir.

8.24.2009

özet

Fotoğraftaki ellerime bak. Nasılda kenetlenmiş, zincirin her parçası gibi. Nasılda uyumlu ve bağlılar birbirlerine. Her biri diğerinin eksiklerini ve boşluklarını dolduruyor. Bazen yardım ediyorlar birbirlerine, ayrılmıyorlar, güçlüler. Belki o eller kısa bir an bizden. Belki de özeti geçmişin.

Ne kadınsın sen! Kıskançlığı yaratan güzelliğin, her gün artan değerliliğin, ha birde deli eden inadın…

Bugün ilk defa buluştuk biz, senin için ilk defa deliler gibi koştum, ilk defa senin canın acıdığında ben de yara aldım. İlk defa öptüm seni, tutkuyla heyecanla, gözlerimi hiç açmayacakçasına kapatarak. İlk defa kokladım seni, içime çektim. Nefesimi verdim ilk defa. Gözlerinde kendimi aradım ve ilk arayışımda buldum. İlk defa sen giderken arkandan bakakaldım, özlemle. Ruhum insan ömründe az rastlanır bir mutluluğa erişti bugün. İlk defa aşık oldum. Sanki on aydır beraber değilmişiz gibi.

Not olarak: seni, gittiğimiz her yerde gizlice izlemeye devam ediyorum. Sanki beraber değilmişiz gibi, birbirimizi yeni tanıyormuşuz gibi. Yüzünü dudaklarını… Bakışlarını izliyorum sen bana bakmıyorken. Yakalanıyorum arasıra. Bu gariplik hoşuma gidiyor. Bir yandan da benliğimi şanslı hissettiriyor; seni sevdiğim için.

8.18.2009

yeniden

18 Ağustos 09 Saat 01:17. Hayatın yoğunluğu nedeniyle bu aralar fazla yazamıyorum. Uyumaya çalışırken bir anda aklıma gelen bir hikayeyi paylaşmak istedim. Beğenmeniz dileğiyle...
.
.
.
O gece uykumdan şakağımdaki demir parçasının beynimde uyandırdığı soğuklukla uyandım. Gözlerimi açtığımda silahı kafama dayamış, kararsızlık içinde titreyen kırmızı ojeli narin parmaklarını tetiğin etrafında gezdiriyor bir yanda da uyanıp uyanmadığımı kontrol ediyordu. Onun büyük ve bir seri katil edasıyla rahatlık saçan gözleriyle karşılaşınca bir anda kaskatı kesildim. İçimden ona karşı gelmek, elinden silahı kapmak geliyordu ama sanki zincirlerle ellerimden ve ayaklarımdan yatağa bağlanmış gibi hareket edemiyordum. Bir yandan da düşünmeye çalışıyordum… Sadece sınırları olmayan sevgimi ona verdikten ve yaşamak için tek ilacım onun sevgisi olduktan sonra beni vuracak mıydı? Peki, şimdi ne yapmalıyım? Hayır, hayır bu durumu hemen kabullenemem! Birazdan bütün güzelliğiyle beni vuracak ama neden? İçimde bulunduğum dondurucu şokun içerisinde geriye gidemiyor, hafızamda neden arayamıyordum. Yaşadığım ölüm korkusu giderek kan hücrelerimle birlikte damarlarıma yayılıyor, biryandan da yaşadığım adrenalinle içten içe bir zevk veriyordu. İtiraf etmeliyim ki o gece ölüp bir sonraki gün uyanamamaktan çok sabah onu görememekten korktum. Ona duyduğum sevgi bir sarmaşık gibi etrafımda beni yavaş yavaş boğarken, ölümü göze almak bu durumun en iyi sebebi olmalıydı. Yine de eğer bağımlı olduğum kadın beni öldürecekse, o narin parmakların bana bunu yapmasında hiçbir sakınca yoktu. Tekrar neden kafama silah dayamış beklediğine gelirsek; sanırım o bir seri katil-şizofrendi. Ya da ben o an onun öyle olmasını istemiştim. Bir diğer nedeni canımı acıtmak diğeri, sevgimi sınamak bir diğeri ise bağları koparmak olabilirdi. Daha sonra bunun nedenini hiç öğrenemeyecektim. Asıl ilginç olan ise bu düşünceler aklımın içinden birkaç saniyede geçmişti. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok şeyi düşündüğüme hâlâ inanamıyorum. Biryandan da rüyada mı yoksa uyanık mı olduğumu anlayamıyor yaşadığım bu kâbusun bir an önce sonuçlanmasını istiyordum. Bana her zaman ölüm gibi gelen onu bir daha görememe düşüncesiyle ona tekrar baktım. Yüzünün her hattını, tek gözünü kapatan kısa saçlarını, pürüzsüz beyaz cildini, rimelden karanlığa bürünmüş gözaltlarını tek tek inceledim. Anlam veremiyordum. Anlamsızlık içinde boğuluyordum. Kendimi tekrar hissetmeye başladığımda içimde bağıran ses ruhumu sağır ediyordu. O ses artık sona geldiğimi söylüyor ve çıldırtacak şekilde yükseliyordu. Tekrar yüzüne odaklandığımda ise kırmızı dolgun dudaklarında alaycı bir gülümseme gördüm ve ikimizde aynı anda gözlerimizi kapattık. Ve… Patlama sesi. Son hatırladığım saniyenin onda biri gibi çok kısa bir sürede kulaklarımın çınladığıydı. Birkaç saat sonra titremekten kendime geldiğimde kendimi yokladım ve fark ettim ki, tetiği çekerken o rahatlığına rağmen heyecanlanmış(belki de üzülmüş) ve namluyu kaydırmıştı. Silahtan çıkan mermi ise kafamın içine değil, hayatıma isabet etmişti. Yine de ona hiçbir şey söylemedim. Onda uzaklaşmak mı? Her geçen gün onu daha çok sevdim.