Önsöz

Fotoğrafım
Köprünün üzerinde omzumda uyurken, seni izliyordum, boğazı aldatırken.

6.18.2010

alçalır insan


Sarılamadım. Eğer sarılsaydım gidemeyeceğimi biliyordum. İçimi kaplayan yoğun karanlık, seni görmeme de engel oluyordu. Yinede gitmeden az önce, senin gözyaşların bedenini kirletirken, korkak korkak izledim seni. Gelecek hayalleri kurduğum ve belki bir daha göremeyeceğim o yüze defalarca baktım. Her zamanki gibi senin haberin yokken, seni izlediğimi ve yavaş yavaş yüzlerce-binlerce parçaya kırıldığımı bilmiyorken. “İnsan ölmektense bütün ömrünü bir uçurum kenarında geçirebilir” demiş yazar. Hayat o kadar değerlidir ki, o an öldürüleceğini bilse, bir metrekarelik uçurum kenarında senelerce yaşayabilir insanoğlu. Ölümü seçmez, o kadar alçalır. Ben de sana sarılmadan, sana dokunmadan bir ömür boyu sadece seni izleyerek yaşamayı tercih ederdim. Bu yeterlilik bana fazlaydı bile. Üstü kalsın.

Evimizde ki eşyalar vardı birde. Her birinde emeğin olan… Seni “bizi” anlatan, hepsi sen kokan, parmak izlerinin olduğu, görünce seni hatırlatan eşyalar. Tek tek değerli bir varlık gibi inceledim onları. Sonuçta benim emeğim de vardı onlarda. Benden de birer parçaydılar. Odanın ben gittikten sonra değişmiş halini hafızama kazıdım, dokundum bazılarına. Zaten belleğimin en dibinde yer alan onca yaşanmışlık arasında bu pek de zor olmadı. Yer etmişsin aklımda. Birkaç da kıyafetim vardı, senin ellerinin değdiği katlayıp koyduğun. Attım onları. Sen yanımda yokken giymektense daha değer kazanacakları –çöpte- olmalarını yeğledim. Daha sonra, sana aldığım çerçeveden ve duvarda yapışık duran fotoğraflarda kendimi göremedim. Hangi fiziki acı bunun karşılığıdır acaba? Sonsuza kadar kaldırılmıştım. Sadece duvardan ve çerçeveden değil, senin hayatından da. Ne kadar ilginç; duvardan eksilen birkaç basit fotoğraf bile kaybolan bir insanı anlatabiliyor. İşte varsın ve yoksun! Bir fotoğraf kadar basitiz aslında. Duvardan indiriliyoruz ve düşüyoruz. O kâğıt parçası kadar değerimiz var mı hayatta, senin gözünde?

Kapıdan çıkarken o binadan son kez çıktığımı biliyordum. Kendimi koruyamayacak kadar zayıftım o kapının ardında. Kapalı hücreye hapsolmuş bir mahkûm gibi çaresiz, bitik. Ellerimde kilolarca yük dışarı çıktım. Hayır, onlar ağır değillerdi. Ruhumdaki ağır enkazın ve dağılmış duygularımın yanında lafları bile edilmezdi. Sonra, ayaklarım geri geri giderken birkaç adım daha yürüdüm. Bir an döndüm ve seni görme umuduyla, belki penceredesindir diye sana baktım. Oradaydın. Fakat metreler hesaplayamıyordu bu uzaklığı. Bir hayat kadar uzakta mesela, iki yıl kadar, üç dokunuş kadar… Uzun süre bakamadım yüzüne, kafamı çevirdim ve ilerledim. Bir daha döndüm, yine oradaydın. Ve gittim. Evet, gittim fakat caddeye çıktığımda otuz saniyede bir arkama bakarak. Belki takip etmişsindir, belki hayata dönmüşsündür diye. Dedim ya “ölmektense, uçurum kenarı tercih edilir”.

3 yorum:

Efsa dedi ki...

Yapmayın yine ayrılmadınız değil mi

vintage conversationalist dedi ki...

böyle güzel anlatılabilen bir aşkın nasıl muhteşem yaşandığını tahmin bile edemiyorum. Yazık diil mi ikinize de? öyle güzel yüzlü, duyguları sadece sen olan birisinden ayrı kalmaya dayanabilecek mi yüreğin? ikinizide tanımıyorum ama bence ayrılmayın. kıymayın bir sevdaya daha

iaera dedi ki...

tanımadığım görmediğim ama aslında hissedebildiğim hayal ettiğim bu sevdanız istiklalden her geçişimde düşüyor aklıma... ayrılmayın, masallar mutlu sonla biter.